Skip to main content

Vaka Notu: Eski Adıyla Manik Depresif Dediler, Ben Kendimi Anlamaya Başladım

45 yaşındaki erkek danışan, uzun yıllardır inişli çıkışlı bir ruh hali yaşadığını söylüyordu. Bazı dönemlerde aşırı enerjik, konuşkan ve girişken oluyor; başka dönemlerde ise tamamen içine kapanıyor, günlerce kimseyle görüşmek istemiyordu.

Ailesi bu durumu yıllarca “bir öyle, bir böyle” diye tarif etmişti. Daha önce bir yakını ona “manik depresif olabilir misin?” demiş, ancak danışan bu ifadeden rahatsız olduğu için konuyu kapatmıştı. Görüşmelerde, manik depresif ifadesinin günümüzde bipolar bozukluk olarak adlandırılan tabloyla ilişkili olduğu anlatıldığında, ilk kez yaşadıklarını daha bütünlüklü anlamaya başladı.

Özellikle geçmişte yaşadığı taşkın enerji dönemleri, sonrasında gelen ağır depresif dönemlerle birlikte ele alındığında, bu değişimlerin karakter yapısından çok duygu durum döngüsüyle ilgili olabileceği görüldü.

Süreçte amaç, danışanın kendisini etiketlemesi değil; yaşadığı döngüyü tanımasıydı. Çünkü bipolar bozuklukta kişinin kendi belirtilerini fark etmesi, tedavinin en önemli parçalarından biridir.

Bugün kendisi bu farkındalığı şöyle özetliyor: “Yıllarca kendimi tutarsız sandım, şimdi ne yaşadığımı daha iyi biliyorum.”

Vaka Notu: Bir Gün Çok Güçlü, Bir Gün Tamamen Tükenmiş

28 yaşındaki kadın danışan, tekrarlayan depresif dönemler nedeniyle başvurdu. Uzun süredir bazı dönemlerde yataktan kalkmakta zorlanıyor, işe gitmek istemiyor, arkadaşlarıyla görüşmekten kaçınıyor ve kendisini yetersiz hissediyordu.

İlk bakışta tablo depresyon gibi görünüyordu. Ancak ayrıntılı görüşmelerde farklı bir örüntü ortaya çıktı. Danışan bazı dönemlerde çok az uyumasına rağmen enerjik oluyor, aynı anda birçok işe başlıyor, çok daha konuşkan ve girişken hale geliyordu. Bu dönemleri “kendimi iyi hissettiğim zamanlar” olarak tanımlıyordu.

Oysa bu yükselme dönemleri, depresif dönemlerle birlikte değerlendirildiğinde bipolar bozukluk açısından önemli ipuçları taşıyordu. Özellikle hipomanik dönemler çoğu zaman kişi tarafından sorun olarak görülmez. Bu nedenle bipolar bozukluk, yalnızca depresif şikayetlerle başvuran kişilerde bazen geç fark edilebilir.

Tedavi sürecinde danışanın sadece çökkün dönemlerini değil, yükselmiş duygu durum dönemlerini de takip etmesi sağlandı. Duygu durum çizelgesi, uyku takibi ve psikoeğitim bu süreçte önemli rol oynadı.

Bir süre sonra şöyle söyledi: “Meğer iyi hissettiğim her dönem gerçekten iyi olduğum anlamına gelmiyormuş.”

Vaka Notu: Uyumadan da Yaşayabilirim Sanıyordum

32 yaşındaki erkek danışan, ailesinin ısrarı üzerine görüşmeye geldi. Son birkaç haftadır neredeyse hiç uyumuyor, buna rağmen kendini hiç olmadığı kadar güçlü ve üretken hissediyordu. Bir gecede yeni iş fikirleri yazıyor, sabaha kadar telefon görüşmeleri yapıyor, normalde almayacağı maddi riskler alıyordu.

İlk görüşmede “Ben hasta değilim, sadece sonunda potansiyelimi kullanıyorum” dedi. Ancak ailesi, onun hızlı konuştuğunu, sözünün kesilmesine tahammül edemediğini ve son günlerde kontrolsüz harcamalar yaptığını fark etmişti. Danışan için bu dönem bir yükseliş gibi görünse de, klinik olarak belirgin manik belirtiler taşıyordu.

Değerlendirme sürecinde bu tablonun yalnızca yoğun çalışma temposu ya da özgüven artışı olmadığı anlaşıldı. Uyku ihtiyacının belirgin azalması, düşünce hızında artış, dürtüsel kararlar ve işlevsellikte bozulma, bipolar bozukluk açısından dikkatle ele alınması gereken bir tablo oluşturuyordu.

Süreç boyunca önce yaşadığı dönemin ne olduğunu anlamasına, sonra da uyku düzeni, tedavi uyumu ve erken uyarı belirtilerini fark etmesine odaklandık.

Bugün kendisi bu dönemi şöyle anlatıyor: “Ben o zaman çok iyi olduğumu sanıyordum, meğer dengemi kaybediyormuşum.”

Vaka Notu: İlk Atağım Umrede Geldi

62 yaşındaki erkek danışan. Hayatı boyunca hiç psikolojik destek almamış. Ancak birkaç ay önce Umre ziyaretinde, kalabalığın ortasında yere çökmüş, nefes alamamış, “ölüyorum” sanmış. Dönüşte bir dizi kardiyoloji ve göğüs hastalıkları incelemesi yapılmış, sonuçlar temiz çıkınca yakınları “psikolojik olabilir” diyerek yönlendirmiş.

İlk görüşmede yaşadıklarını anlatırken hâlâ utanç duyuyordu. “Namaz kılarken bile korku geliyor” dedi. Oysa bu durum, inançla ya da ibadetle değil; kontrol kaybına tahammülsüzlük ve yalnız kalma korkusuyla ilgiliydi. Panik bozukluk, fiziksel bir rahatsızlık gibi hissedilse de kökeni zihindedir.

İlerleyen seanslarda dini inancını bir stres kaynağı değil, güç kaynağı olarak yeniden yapılandırdık. Panik atağı tanıması, onunla savaşmak yerine “geçmesini beklemek” gibi yeni bir beceri kazandırdı.

Bugün, kendi deyimiyle “hem kendimle hem Rabbimle daha huzurluyum.”

Vaka Notu: Sınav Günü Değil, Her Gün Alarmdaydım

17 yaşında lise öğrencisi. Okulda başarılı, ailesi tarafından “sorunsuz çocuk” olarak tanınıyor. Ancak seanslarda anlattıkları başka bir tablo çiziyordu: “Sürekli kötü bir şey olacakmış gibi hissediyorum. Kalbim sıkışıyor, elim ayağım boşalıyor, sonra geçiyor ama gün bitiyor.”

Sınav stresi zannedilen durum, aslında yaygın kaygı bozukluğu ile iç içe geçmiş panik ataklardı. Ergenlik döneminde bu durum sıklıkla gözden kaçabiliyor. Danışanım kendisini ifade etmeyi öğrenmemişti; duygularını başarıya çevirmek üzere koşullandırılmıştı.

Terapi sürecinde hem panik ataklarıyla başa çıkmayı, hem de kaygıyı daha doğru tanımayı öğrendi. Bir süre sonra kendisi şöyle dedi: “Artık kalbim değil, ben karar veriyorum ne zaman hızlanacağına.”

Vaka Notu: Uykumda Bile Saldırıya Uğruyor Gibi Hissediyordum

43 yaşındaki bir kadın danışan. Geceleri uykudan çığlıkla uyanıyor, kalbi hızlı atıyor, nefes nefese kalıyordu. Eşi tarafından “kabus görüyorsun” diye geçiştirilen bu durum aslında uyku başlangıcında gelen panik ataklardı.

Seanslarımızda ilk fark ettiğimiz şey, gündüz baskılanan kaygıların gece kontrolsüzce ortaya çıkmasıydı. Bilinçaltı, kendini en güvende hissettiği yerde, uykuda bile alarm halindeydi. Çocukluk döneminden gelen sürekli tetikte olma hali, yıllar içinde yerleşmişti.

Duygusal farkındalık çalışmaları, gevşeme egzersizleri ve uyku öncesi ritüellerle birlikte ataklar seyrekleşti. Danışanım bir süre sonra “ilk kez deliksiz uyudum” dediğinde, bu sade cümle terapinin en güçlü anıydı.

Vaka Notu: İstanbul’un Ortasında Bir Kapanın İçindeydim

34 yaşında, reklam sektöründe çalışan bir erkek danışan… İlk görüşmeye geldiğinde yaşadığını şu cümleyle özetledi: “Metrobüste nefesim kesildi, kalbim deli gibi atıyor, gözüm kararıyor… İnecek halim bile yoktu.” Şehir hayatının içindeki görünmez yükler, sonunda bedenine sinyal vermeye başlamıştı.

Yaptığımız ilk değerlendirmede panik atağın fiziksel belirtileri oldukça netti ama bu krizlerin arkasında yıllardır biriktirilmiş stres, kontrol ihtiyacı ve bastırılmış duygular vardı. Süreç boyunca şehir içindeki “kaçamayacağı” ortamlarda kendini nasıl yeniden güvende hissedebileceğini çalıştık. Duygularla yüzleşmek ve bedeni tehdit gibi algılamamak, en önemli aşamaydı.

Bugün hâlâ metrobüse biniyor ama artık yanında sadece çantası değil, içgörüsü de var.

Vaka Notu: Yaşlılık Değil, Çaresizlikti

71 yaşında bir erkek danışan, torununun ısrarı üzerine ilk kez bir uzmana başvurmuştu. Görüşmenin başında, “Bu yaştan sonra ne fark eder?” demişti. Eşini kaybetmiş, yakın arkadaş çevresi azalmış, eskisi kadar dışarı çıkmıyordu. Bir süre sonra yemek yemeyi bırakmış, televizyon karşısında saatlerce sessizce oturur hale gelmişti.

Bu durum, çoğu zaman yaşlılığın doğal bir sonucu sanılsa da aslında açık bir geç yaş depresyonu tablosuydu. Bu yaş grubunda depresyon, genellikle ihmal edilir ya da fark edilmez. Ancak doğru yaklaşım ve düzenli takip ile değişim mümkün oldu. Küçük hedeflerle başladık; sabah yürüyüşleri, günlük planlar ve bir torunla yapılan haftalık sohbetler…

Bugün kendisiyle tekrar bağ kurmuş bir birey olarak yaşamına devam ediyor. Geç kalınmış değil, sadece geç fark edilmişti.

Vaka Notu: Annelik Yeterli Değilse?

Yeni doğum yapmış 31 yaşındaki bir danışan, eşi tarafından yönlendirilerek başvurdu. İlk başta çok konuşmak istemedi, anneliğin getirdiği sorumluluklardan bahsetti. Ama ikinci seansta gözyaşlarıyla birlikte cümle döküldü: “Bebeğimi seviyorum ama kendimi hiç tanımıyorum artık.”

Doğum sonrası depresyon (postpartum depresyon) tanısı koymamız uzun sürmedi. Suçluluk, kaygı, yetersizlik duyguları, özellikle toplum baskısıyla birleştiğinde anneliği zorlaştıran bir hale gelmişti. Süreç boyunca eş desteğini güçlendirdik, yalnız olmadığını ve bunun bir “zayıflık” değil “dönemsel bir ruhsal süreç” olduğunu anlaması çok önemliydi.

Şimdi hem bebeğiyle hem kendisiyle sağlıklı bir bağ kurmuş durumda. En önemli kazanımı ise şu oldu: Kendini ihmal etmeden de iyi bir anne olunabilir.

Vaka Notu: Kalbim Değil, Zihnim Çarpıyordu

29 yaşındaki bir kadın danışan, ilk görüşmemize bir acil servis macerasının ardından geldi. Son üç ayda dört kez acile başvurmuştu. Göğsünde sıkışma, nefes alamama hissi, çarpıntı, baş dönmesi… Her defasında kalp krizi geçirdiğini sanmış, ancak yapılan tüm tetkikler normal çıkmıştı.

Konuşmaya başladığımızda, “Bir anda geliyor, hiçbir sebep yokken. Öleceğimi sanıyorum” dedi. Anlattığı tablo oldukça tipikti: panik atak. Ama onun için yaşadığı şey, soyut bir “atak” değil, çok somut ve ürkütücü bir deneyimdi.

Görüşmelerimizde önce bedenini tanımasını, tepkilerini anlamasını sağladık. Panik bozukluk yaşayan bireylerin çoğu, aslında zihinsel yüklerini bedensel olarak taşımaya başlarlar. O da fark etmeden yıllardır bastırdığı yoğun kaygıyı, kontrol edemediği fiziksel belirtilerle yaşıyordu.

İlk dönemde ataklar hâlâ devam etti. Ancak nefes egzersizleri, tetikleyicilerin fark edilmesi ve bilişsel yeniden yapılandırma teknikleriyle birlikte, danışanım yavaş yavaş “atak geldiğinde korkmamak” duygusunu kazanmaya başladı. Çünkü artık neyle savaştığını biliyordu.

Bugün hâlâ zaman zaman yoğun kaygı yaşadığı anlar oluyor ama artık bu durumu yönetebileceğini biliyor. En önemli değişimi ise şu cümlesinde gizliydi:
“O ataklar artık bana zarar verecek bir şey gibi gelmiyor, sadece beni bir şeylere çağırıyor.”